IŞİD’e Irak görevi

Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)

ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor? 

IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?

ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD

IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.

Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu. 

Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. 

IŞİD-Colani ilişkisi

Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?

Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:

Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”

Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı. 

IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi

IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?

Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi. 

Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz. 

ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı

ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.

ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor. 

Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Pentagon’un yeni strateji belgesi

ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinin ardından Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi belgesi de yayımlandı. 

Bugün Trump döneminde yayımlanan 2026 tarihli Ulusal Savunma Stratejisi belgesini, Biden döneminde yayınlanan 2022 tarihli Ulusal Savunma Stratejisi  Belgesinden farkları üzerinden analiz edeceğiz.

Çin’le güçlü konumda müzakere arayışı

2022 tarihli belgede “Çin, ABD’nin ulusal güvenliğine yönelik en kapsamlı ve ciddi tehdit” olarak değerlendiriliyordu. ABD’nin Çin’i “baş rakip” gören o yaklaşımı, sonrasında NATO belgesine de girmişti. 

2026 tarihli yeni belgede ise ABD’nin Çin’le çatışma istemediği, Çin’i güç ile caydırmayı esas aldığı vurgulanıyor. Belgede ABD Başkanı’nın “Çin ile istikrarlı bir barış, adil ticaret ve saygılı ilişkiler kurmak istediği” belirtiliyor ve “ABD’nin Çin ile güçlü bir konumdan müzakere etmesinin önemine” işaret ediyor. İşte Pentagon’un görevi de “Trump’ın uygun şartları müzakere edebileceği bir askeri güç konumu oluşturmak” diye ifade ediliyor. 

Belgede Pentagon’un “Trump’ın yaklaşımıyla uyumlu olarak Çin’le stratejik istikrarı destekleyeceği, genel olarak çatışmaları önlemeye ve gerilimi azaltmaya odaklanacağı, bunun için de Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile geniş bir askeri iletişim yelpazesi arayacağı” belirtiliyor. 

Belgede “ABD’nin amacının Çin’i domine etmek olmadığı, tersine Çin’in ABD’yi domine etmesinin önlenmesi” olduğu vurgulanıyor. ABD’nin bu amaçla Hint-Pasifik bölgesinde “güç dengesi” sağlayacak şekilde askeri koşullar oluşturmaya çalışacağı belirtiliyor. Pentagon bunun için “Birinci Ada Zinciri” boyunca savunma kuracağını ve bölgedeki müttefiklerini kolektif savunma için çaba göstermeye teşvik edeceğini kaydediyor. 

Bu arada iki belge arasındaki en kritik farklardan biri de Tayvan. 2022’deki belgede “Çin’in Tayvan’a yönelik zorlayıcı faaliyetleri artırdığı” iddia edilerek, Tayvan Boğazı’nın istikrarının savunulacağı belirtiliyordu. 2026’daki belgede Tayvan’dan hiç bahsedilmiyor. 

Rusya ‘yönetilebilir tehdit’ durumunda

Biden döneminde yayınlanan 2022 tarihli Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde, Rusya “akut tehdit” olarak değerlendiriliyordu. Pentagon, Rusya’nın “kilit alanlarda ciddi ve sürekli riskler” oluşturduğunu belirterek Moskova’nın nükleer, seyir füzesi, denizaltı savaşı gibi yollarla ABD ile müttefiklerini tehdit ettiğini kaydediyordu. 

Trump döneminin yeni Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde ise Rusya’nın, “NATO’nun doğu üyeleri için kalıcı ancak yönetilebilir bir tehdit olmaya devam edeceği” belirtiliyor. Böylece Rusya akut tehditten, yönetilebilir tehdide gerilemiş oluyor.

Bu arada yeni belgede önemli bir saptama da var: Rusya’nın Ukrayna’da savaşı sürdürebilmesi, “derin askeri ve endüstriyel güç rezervleri” ile “ulusal kararlılığa” sahip olduğunu gösteriyor.

Önceki Pentagon strateji belgesinin en önemli özelliği, Çin-Rusya ortaklığına vurgu ve ABD’nin bu “iki büyük gücü” caydırma zorluğuyla giderek daha fazla karşı karşıya kalacağı endişesiydi. Yeni belgede ise o endişe görünmüyor.

İran’a karşı bölgesel cephe

Belgede ABD’nin temel amacının İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek olduğu belirtiliyor. “Geceyarısı Çekici” operasyonunun bu amaçla yapıldığı, ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer programını yok ettiği kaydediliyor. 

İran’ın 12 Gün Savaşı’yla zayıflatıldığı, “Direniş Ekseni”nin yıkıma uğratıldığı belirtilen belgede “Şimdi İran rejimi, on yıllardır olmadığı kadar zayıf ve savunmasız durumda” deniyor. 

Belge, İran’ın bu durumuna rağmen “konvansiyonel askeri güçlerini yeniden yapılandırma” çabasında olduğu, “vekilleri ciddi şekilde zayıflatılmış olsa da yıkılan altyapı ve yeteneklerini yeniden inşa etmeye” çalışabileceği belirtiliyor. 

Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde ABD’nin İran’a karşı bir bölge cephesi inşa edeceğine işaret ediliyor. Bu cephenin merkezinde “örnek bir müttefik” diye nitelenen İsrail var. İsrail’in “ortak (ABD-İsrail) çıkarları destekleme gücünün” daha da artacağı belirtiliyor. ABD’nin Körfez’deki ortaklarının İran’a karşı “kendilerini savunmak için daha fazlasını yapmaya giderek daha istekli ve muktedir hale” geldiğine işaret ediliyor. Ve ABD “bölgesel ortaklar arasında entegrasyonu” teşvik ederek, “birlikte daha fazlasını yapabilmelerini” sağlayacağını belirtiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ocak 2026 

, , ,

Yorum bırakın

Trump kurulu

Trump’ın başkanlığını yaptığı Gazze için oluşturulan Barış Kurulu’na 19 ülke imza attı. Washington 60 ülkeye davet göndermişti ama çoğu ülke Trump’ı yanıtsız bıraktı. Böylece Trump’ın Barış Kurulu’nu BM’nin yerine tasarlama planı daha baştan havada kalmış oldu.

Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri olan Çin, Trump’ın, Barış Kurulu’nun BM’nin yerini alabileceği yorumuna karşı BM’nin merkezinde olduğu uluslararası sisteme bağlı olduklarını vurguladı (AA, 21.1.2026) 

Çin’e, ABD’nin Barış Kurulu’na davet edilen İngiltere ve Fransa’nın da reddini eklediğinizde, ortaya Trump’ın tasarısının fiyasko olduğu sonucu çıkar.

Ankara’dan Trump’a ‘havet’

Erdoğan, Trump’ın davetine “havet” dedi, kendi gitmedi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı gönderdi. Olasılıkla Erdoğan, “Davos’a bir daha gitmeme” kararını çiğnemek istemedi ve İsrail Başbakanı Netanyahu’yla aynı kurulda, yan yana olmayı bu konjonktürde yanlış buldu. Ama Fidan’ın imzasıyla Türkiye resmi olarak Trump kuruluna katılmış oldu.

Ancak bu durum ”dünya beşten büyüktür” diyen iktidarın politikasını salt slogana indirgemiş oldu. Zira Trump kurulunda yer almak ile BM Güvenlik Konseyi’nin reformunu isteyerek Küresel Güney ülkelerinin daha çok temsilini savunmak, çelişmektedir.

Davos’ta “kopuş” saptaması

Trump kurulu imza töreni Davos’taydı. Ama Davos’ta daha öne çıkan konu başta Kanada Başbakanı Mark Carney olmak üzere konuşmacıların “kurallı düzen hikayesinin” bittiğine işaret eden konuşmalarıydı. 

Carney, “Kurallara dayalı düzen hikayesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı.” diyor ama artık “o güzel hikayenin bittiğini” belirtiyor. Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteliyor. 

Evet, ABD hegemonyası zirvedeyken, müttefikleri nimetlerinden yararlanıyorlardı. Ama ABD gümrük tarifeleriyle ortada bir nimet bırakmadı. Dahası Trump Kanada’yı 51. eyalet yapmak ve Grönland’a el koymak gibi saldırgan politikalar izliyor. 

ABD’nin müttefikleri de mızrağın ucu kendilerine değince, “kurallı düzen sahteydi ama bize faydası vardı, artık yok” demek zorunda kalıyor.

Müttefikleri Çin’e yanaşıyor

Carney’in konuşmasındaki asıl ilginç vurgu ise şuydu: “Çin’le stratejik ortaklık kurduk.” Evet, ABD’nin en yakın müttefiklerinden G7 zenginler kulübü üyesi Kanada Başbakanı Çin’deydi ve ABD’nin baş rakibiyle stratejik ortaklık imzaladı Davos konuşmasından beş gün önce. Yine Davos’ta konuşan Fransa Cumhurbaşkanı Macron da “Avrupa’da doğrudan Çin yatırımlarına ihtiyacımız var” dedi. 

Oysa Avrupalı ülkeler ABD’nin baskısıyla Çin’le ilişkilerinin seviyesini son yıllarda sürekli düşürüyordu. Hatta İtalya, baskı nedeniyle Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’dan çekilmişti. Ama “Amerikan mızrağı” kendilerine değince, Çin’le işbirliğinin yararını “keşfetmiş” oldular. Bu işbirliğini ABD’ye karşı koz olarak kullanmak niyetindeler. 

Sistemin çöküşü

Davos’taki düzen eleştirilerinden birini de Dünya Ekonomik Forumu’nun geçici başkanlığını yürüten Larry Fink yaptı. Fink, “Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana yaratılan servet, Davos’a katılan türden insanlara gitti” saptamasını yaparak, servetin anormal bölüşümünün sürmesi halinde sistemin başlarına yıkılacağına işaret etti özetle.

Aslında bu uyarı yeni değil. 3 yıl önce dünyanın en zengin 205 dolar milyarderi, Dünya Ekonomik Forumu Davos’ta çağrı yaparak “bizi vergilendirin” demişti. Çünkü “en zenginler”, kazandıklarının bir bölümününden vazgeçmedikleri takdirde, sistemin başlarına yıkılacağının endişesini yaşıyorlardı. 

Ancak sorun tam da budur, kapitalistlerin ve kapitalizmin doyumsuzluğudur. Bazı zenginler bu gerçeği görse bile çoğu zengin bırakın pay vermeyi, daha da zenginleşmeyi sürdürmenin hep peşinde olacaktır. Sistemin açmazı da buradadır. 

Düzen çökme sinyali vermektedir. Trump yönetimi, işte bu nedenle müttefiklerinin bile sırtına basmak ihtiyacındadır.

Mumcu’dan Yanardağ’a

Bugün 24 Ocak. Yazarımız Uğur Mumcu’nun katledilişinin yıldönümü. 23 yıl geçti ama gazeteciler farklı yöntemlerle hedef alınmaya devam ediyor. Gazetecilerin egemedikleri kalemini kırmayı sürdürüyorlar. Örneğin Merdan Yanardağ’ı Silivri’ye atıp, yönettiği televizyona el koydular!

Ama bilmedikleri şu: Bu toprakların aydınları, gazetecileri Namık Kemallerden miras “kalemi dik tutma” kararlılığını her türlü baskıya rağmen sürdürürler!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ocak 2026 

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD SDG’yi neden sattı?

PKK yöneticisi Murat Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne soruyor: “Ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz?”

Yanıtını aynı akşam ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack net bir şekilde verdi: “ABD-SDG ortaklığının gerekçesi değişti. SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil.” Böylece ABD bir süredir yatırım yaptığı Şara ile “asıl aktör olarak” çalışacağını işaret etti.

Artık emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen “bireysel entegrasyon” ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak? 

Şah ve piyon ilişkisi 

Emperyalizm budur; kullanır, kenara koyar. Bu gerçeği ülkemizde en iyi bilen isimlerden biri, Hrant Dink’ti. Dink Kürtlerin temsilcilerini bu konuda bir kaç kez uyarmıştı. Örneğin Dink, 25 Nisan 2006’da Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmada, “Geçmişte Ermeni halkı emperyalistlere güvendi ama yanıldı. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey” diyerek uyarmıştı. Ve eklemişti: “Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider.”

Aradan 20 yıl geçti ve Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne serzenişte bulunuyor: “Bu devletler demek ki sadece çıkarlarına bakıyor. Verilen sözlerin bir anlamı yokmuş.”

Ne sandınız? Emperyalist devletler Kürtlerin çıkarlarını mı savunacaktı? ABD kendi çıkarına bakar, kendi çıkarı için Kürtleri de Türkleri de Arapları da birbirine karşı kullanır. 

O nedenle “Kürt kökenli bir Türk vatandaşı” olarak yıllardır anlatmaya çalışıyorum, Kürt’ün çıkarı Amerikalılara çalışmasında değil, yaşadığı coğrafyadaki halklarla ortaklaşmasındadır. 

İran’a karşı cephe meselesi

Kürtlerin “ABD bizi neden sattı” diyerek sorduğu sorunun yanıtı Trump’ın Erdoğan, Netanyahu ve Şara ile ayrı ayrı yaptığı üç görüşmededir. 

ABD bölgemizde İsrail hegemonyasında bir yeni düzen inşa etmek istiyor. Washington’a göre bu yeni düzenin omurgasını “İran’a karşı cephe” oluşturacak. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bir kaç kez “Göreceksiniz, İsrail ve Türkiye Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demesi bundandır.

Bu yeni düzenin modelini Suriye oluşturuyor. ABD Suriye’nin İran etkisine girmemesini ve İsrail’le normalleşmesini garanti eden bir strateji izledi Esad’ın devrilmesinden bu yana. Bunun için de Şara’ya kredi verdi. Şara da Şam’da iktidar olabilmek için bu krediyi kullandı. 

Bunun pratiğine, sahaya nasıl yansıdığına gelirsek… 

Paris mutabakatı

ABD 6 Ocak’ta Paris’te İsrail ve Suriye heyetlerine bir mutabakat imzalattırdı. Bu mutabakatla iki ülke “ortak iletişim mekanizması” kurmuş oldu. 

Merkezinde ABD’nin olacağı bu mekanizma, bir istihbarat ve güvenlik mekanizması olarak “İran nüfuzuyla” mücadele üzerinden Şam-Tel Aviv ortaklığını normalleştirecek.

Paris mutabakatı, ABD ve İsrail’in Şara’ya SDG’nin üzerine yürüme yolunu açma mutabakatıdır aynı zamanda.

ABD cephesi nasıl engellenir?

BOP ezberlerini unutma zamanı. Şimdi ABD’nin bölgedeki esas siyaseti, yukarıda belirttik, İran’a karşı İsrail’in de içinde olduğu geniş cepheyi kurmak. ABD İran’a karşı cephenin ihtiyacı olarak Türkiye ile PKK’yi, Suriye ile SDG’yi sistemlerine entegre etme mutabakatı yapmış durumda. Açılım odur.

ABD bu yolla Türkiye ve Suriye’yi, Türkleri ve Arapları, İran’a karşı cephede İsrail’le yan yana getirebilme peşindedir.

Peki Kürtleri böylesi bir cephede hiç mi değerlendirmeyecek ABD? 

ABD Büyükelçisi Barrack’ın Kandil’i dışarıda bırakarak KDP’li Mesud Barzani ve Neçirvan Barzani’yi, SDG’li Mazlum Abdi ve İlham Amed’i, Suriye’deki ENKS yöneticilerini 17 Ocak’ta Erbil’de toplaması yeni dönemin bir başka işaretidir.

Bunları uzun uzun tartışacağız. Ama asıl hepimizin üzerinde durması gereken konu artık şudur: İran’a karşı ABD cephesi nasıl engellenir?

ABD cephesi engellenemezse, bütün halklar için daha acılı bir dönem başlayabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

2035

10 yıl sonra dünya nasıl olacak? Bugünkü küresel güç mücadelesi 2035’te nasıl bir tablo oluşturacak?

Artık birkaç yılda değil, birkaç haftada büyük değişimlerin yaşandığı düşünülürse, 10 yıl sonraya projeksiyon tutabilmek düne göre daha zor ama daha önemli. Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019) isimli kitabımda, ben de bir projeksiyon tutmaya çalışmış ve önümüzdeki süreçte beş merkezli bir dünya oluşacağına işaret etmiştim: ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan.

Evet, ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin ABD’yle arasındaki makası daraltıyor ve Hindistan da yavaş yavaş güçleniyor… 

Kendi kitabımı tanıtmak için bu girişi yapmadım elbette… 

ABD ve Çin’in müttefikleri kimler olacak?

Çin’in önde gelen uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden Prof. Yan Xuetong’ın bir kitabından bahsedeceğim. Tsinghua Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Onursal Dekanı Prof. Yan Xuetong’ın geçen ay bir kitabı yayımlandı: Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2035.

South China Morning Post gazetesi bu kitabı tanıtmış, Harici internet portalı da Türk okurlarına aktarmış. Prof. Yan Xuetong’un öngörülerine bakacak olursa…

Prof. Yan’a göre 2035’te ABD ve Çin iki süper güç olacak. Brezilya ve Rusya Çin’e, Hindistan, Japonya ve İngiltere ise ABD’ye yakın olacak. Almanya ve Fransa ise iki süper güç arasında denge kurarak görece tarafsız olacak.

ABD hangi üç alanda Çin’den önde?

Prof. Yan’a göre ABD ve Çin iki süper güç olacak ama bu Çin’in ABD’yi geçeceği anlamına gelmiyor. Zira Prof. Yan’a göre askeri alan, temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim alanlarında hâlâ boşluklar var ve Çin’in 10 yılda bunu kapatabilmesi olası değil.

Temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim konuları, elbette makasın hızla daraldığı bir alan ama kuşaklar gerektiren iki konu olduğu için Prof. Yan’ın değerlendirmesine katılıyorum. 

Askeri alan ise ABD’nin açık ara ileride olduğu bir alandır ve makasın en geç kapanacağı alandır. Ama bana göre Çin’in buradaki avantajı, ABD’nin saldırı ordusuna karşı kendisinin savunma ordusu inşa ediyor olmasıdır. Savunan saldırana göre daha daha az askeri büyüklüğe ihtiyaç duyar zira… 

Trump sonrası Neo-Trump dönemi olur mu?

Prof. Yan Xuetong’un asıl dikkat çeken öngörüsü ise şu: “İkinci Trump döneminin sona ermesinden sonra Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet yoğun kalmaya devam edebilir, ancak iki ülke rekabeti yönetmek için yeni mekanizmalar kurmuş olabilir ve bu da uzun vadeli, istikrarlı ve savaşsız bir rekabet durumu yaratabilir.”

Bu öngörü, Trump’ın normal akışta 2028’de başkanlığı tamamlayacağı esasına dayanıyor. Ama Trump ya yavaş yavaş dillendirdiği gibi bir üçüncü dönem başkanlığı zorlarsa? Batı yarım kürede “işgal” stratejisi belirleyen Trump, savaşı üçüncü dönemi için gerekçelendirebilir mi? Ekibinin bunun için yasal boşluklara çalıştığı ve bir hazırlık içinde olduğu biliniyor… 

Diğer yandan Trump dönemi, Trump’la biter mi? DJ Vance ile Trump dönemi süremez mi? Hatta DJ Vance dönemi, bir Neo-Trump dönemi olarak çok daha ilerisi olamaz mı?

Zira Trump-Vance ikilisinin dayandığı bir sınıf var; yeni ve daha aç bir zenginler sınıfı, dijital-teknoloji zenginleri… 

Öngörü çalışmasının önemi

10 yıl sonraya projeksiyon tutmak, olacakları yazmak, olanı yorumlamaktan daha riskli bir konu elbette. Ama asıl önemlisi de bu bence… 

ABD’nin oldukça başarılı olduğu bir alandır bu projeksiyon tutma işi. Pek çok ABD’li teorisyen, stratejist 10, 25 hatta 50 yıl sonrasına projeksiyonlar tutarak kitaplar yazar.

Çünkü önünüzdeki karanlığa ışık tutarak, daha güvenli yürürsünüz. 

Prof. Yan Xuetong’ın Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2025 isimli kitabını bu nedenle çok değerli buluyorum. Bugünlük kitabı South China Morning Post gazetesinin tanıttığı kadarı üzerinden değerlendirebildim ama ilk fırsatta edinip okuyacağım ve sizlere daha geniş bir inceleme yazacağım.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Ocak 2026 

, ,

Yorum bırakın

İran’sız iki proje

Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş. 

Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).

Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.

Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı

Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.

Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır. 

Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!

Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi

Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).

İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!

Beşli güvenlik mekanizması

Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı. 

Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).

Çin faktörü 

İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi. 

Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu. 

Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!

Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026 

, , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’den SDG’ye yeni görev

Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan PYD/YPG’nin oluşturduğu ve ABD’nin resmi müttefiki durumundaki SDG, Suriye ordusuyla kısa süreli çatışmanın ardından, kontrol ettiği Halep’teki iki mahalleden çekildi. 

Peki, SDG’nin bu geri çekilmesi bir yenilgi mi yoksa taktik manevra mı? ABD SDG’yi korumaktan vaz mı geçti? Bu ABD’nin “Şara kartına” daha çok yatırım yapacağı anlamına mı geliyor? Yoksa Washington “Halep’i Şam’a verip Fırat’ın doğusunu Ankara’ya kabul ettirme” taktiği mi izliyor? ABD’nin Suriye ile İsrail’e imzalattığı “ortak istihbarat mekanizması” sonuçlu mutabakatın “Halep satrancı”yla ilgisi var mı? 

Bugün bu ve benzeri sorulara “elimizdeki ham verilerle” yanıt aramaya çalışacağız. Zira konu Türkiye’deki açılımı da etkiliyor.

İsrail’in kazancı gözetiliyor 

Bölgedeki gözlemcilerin genel kanaati, SDG’nin Halep’i bırakmasını sağlayanın ABD olduğu şeklinde. Peki ABD Suriye’deki “kara ordusu” olarak gördüğü SDG’ye neden mevzi terk ettirdi? 

Mesele şu: ABD, hem HTŞ’yi hem de SDG’yi kullanıyor, ama “İsrail’in çıkarları” temelinde birbirine karşı kullanıyor. ABD, ihtiyaca göre “yatırım yaptım, kara ordum” dediği SDG’yi Şara’ya karşı kollayarak, duruma göre “Suriye için bir şans” dediği Şara’nın elini kuvvetlendirmek için SDG’ye geri adım attırarak, iki örgütü birbirine karşı dengeliyor. 

Bu “dengeden” kazancı aranan ise elbette İsrail. 

Araçların ABD açısından işlevi

Çünkü ABD, Suriye’nin İsrail’le anlaşmasını istiyor. Peki nasıl bir anlaşma?

İsrail’in Golan Tepelerinin hatta Esad’ın devrilmesinin ardından genişlettiği işgal bölgesinin kabul edildiği, Şam’ın güneyinin askerden arındırılmış bölge yapıldığı, İran’ın etkisinin olmadığı bir Suriye… 

ABD, İran’ın tekrar Suriye’ye dönebilmesini engelleyecek araç olarak Şara’ya kredi veriyor.

Ve ABD böylesi bir Suriye için SDG’yi, hem Şam’ı baskı altında tutacak ama hem de gerektiğinde Şam’a karşı taviz verdirebileceği bir araç olarak görüyor.

Halep satrancı

Satranç tahtası üzerinde anlatırsak…

Beyaz Şah’ın (İsrail) konumunu güçlendirmek için beyaz piyon (SDG/Abdi) feda ediliyor ve siyah filin (HTŞ/Şara) önünde kısa bir koridor açılmasına izin veriliyor.  

Burada hem siyahlarla hem de beyazlarla oynayan ise Washington. Ankara, fil merkeze (Şam’a) çıktığında bunu kendi zaferi ilan etmişti ama şu anda Washington’un hem siyahları hem beyazları kontrol ettiği masanın kenarında kalmış durumda.

İktidar risk alır mı?

Kısacası HTŞ ile SDG mücadele ediyor ve bu mücadeleden, İsrail kazançlı çıkıyor. Çünkü oyunu kuran, İsrail’in sponsoru ABD. 

Türkiye’nin bu oyunu bozabilmesi, Fırat’ın doğusuna müdahale etmesinden geçiyor ama Trump’la beyaz sayfa açmak isteyen Erdoğan hükümetinin böyle bir risk alabilmesi şu aşamada olası görünmüyor. Zira bu Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan “yeni açılım” masasının da devrilmesi demektir. 

Ancak…

Elbette iktidar açısından kritik önemdeki tarihi seçimin arifesinde hükümet risk almayı daha kârlı bulabilir!

Açılıma etkisi

İktidarın bileşenleri, bir taktik uygulamıyorlarsa, daha kimin “oyunbozan” olduğu konusunda bile hemfikir değiller. 10 Mart mutabakatının hayata geçememesinde, MHP lideri Bahçeli Mazlum Abdi’yi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Kandil’i sorumlu tutuyor. Bu “devlet aklı(!)” günün sonunda Öcalan’ı “hakem” yapar!

Diğer yandan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Fidan’ı “Suriye’nin dışişleri bakanı gibi konuşmakla” suçluyor.

Sonuç olarak Halep satrancının Ankara’ya ilk etkisi, TBMM Komisyonu’ndan ortak bir rapor çıkabilmesini daha da zorlaştırmış olmasıdır.

Yeni düzen arayışı

Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan ve ABD’nin HTŞ ve SDG kartlarını karşılıklı kullandığı bu süreç, inişli çıkışlı bir süreç. 

Bu iniş ve çıkışları çözümleyebilmek, üstündeki stratejik düzleme bakmaktan geçiyor. Orada ise uzun zamandır işaret ettiğimiz planlama var: ABD; İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor, İran’a karşı Türk-Kürt-Arap-Yahudi cephesi oluşturmaya uğraşıyor.

Asıl satranç ustalığı, emperyalizmin bu tezgahını bozabilmektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2026 

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır

İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.

Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.

Trump’ın psikolojik savaşı

Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu. 

Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hata uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “geri çekilmeyin” diyor, “dayanın, yardım yolda” diyor. 

Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle…

İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki, eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan. 

Monarşi alternatif olamaz

Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.

Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!

Amerikan silahı: Ambargo

Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”

Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.

Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı? 

Bir çok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor. 

Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor. 

Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir. 

Emperyalizme karşı konumlanmak

Rejim meselesine gelince… 

Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir. Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası Molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.

Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder, ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder. 

Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2026 

, , , ,

Yorum bırakın

İran sınavı ve halkın eylemini kirletenler

İran’da iki hafta önce başlayan protestolar, İran halkının haklı eylemiydi. Sebebi ne olursa olsun, her halk, ülkesindeki ekonominin kötü gidişatına karşı sesini yükseltmekte ve ekonomiye kumanda edenleri protesto etmekte haklıdır. 

Nitekim İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başta İran yönetiminin önemli isimleri de halkın protesto hakkını tanıdıklarını açıkladılar. Bizzat Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, protestocuların taleplerinin dinlenmesini istedi.

Halkın demokratik hakkına emperyalist sabotaj

Ancak durumdan yararlanmak isteyenlerin varlığı da ortada. 

Halkın haklı protesto eylemlerini ABD ve İsrail için müdahale zemini haline getirmeye çalışanlar var. Açık açık “Batı’dan demokrasi” istiyorlar. Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski CIA Direktörü Mike Pompeo’nun selam gönderdiği sahadaki MOSSAD ajanları ve işbirlikçiler bunların bir kısmı zaten.

Nitekim ABD Başkanı Donald Trump da hem protestocuları kutluyor, hem de cesaretlendirme mesajları veriyor. Peki Trump neden cesaretlendirme mesajı veriyor? Eylemcilerin kışkırtmalarıyla ne kadar kan dökülürse, Trump, Netanyahu’yla birlikte İsrail’e saldırmasına o kadar meşruiyet sağlayacağını varsayıyor çünkü. Bunu da açık açık söylüyor, “rejim protestocuları öldürürse, İran’ı vururum” diyor.

Öte yandan göstericilerin arasında bir de yeniden Şah rejimi isteyenler var. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğraflarını taşıyorlar, lehine sloganlar atıyorlar. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!

Ve bunlar, yani ABD-İsrail müdahalesine zemin yaratmaya çalışan işbirlikçiler ile yeniden Şah rejimi isteyen Pehleviciler, aslında en büyük kötülüğü ekonomiyi protesto eden halka yapıyorlar; halkın haklı eylemini kirletiyorlar, halkın demokratik hakkını sabote ediyorlar… 

İnternetin kesilmesi meselesi

Tahran yönetimi, haklı bulduğu protestoların, ABD-İsrail saldırısına zemin oluşturulmaya çalışılmaya başlanması üzerine önce interneti kesti. 

Elbette internetin kesilmesi kulağa hoş gelmiyor ancak İsrail’in önceki saldırılarındaki telefon ve GSM faktörlerini düşünürseniz, Tahran yönetiminin kararını daha nesnel değerlendirirsiniz. Eylemlerden bir kaçında büyük bombalar patlatılmasıyla ortaya çıkacak tablo, herhalde “ekonomiyi haklı olarak protesto eden halkın” çıkarına olmayacaktır!

Milliyetçilik adına yapılanlar

Türkiye’deki Amerikancıların İran karşıtlığı ise fazlasıyla çirkin; zira bunu hem sözde “milliyetçilik” sosuyla ama hem de “özgürlük” tonuyla işliyorlar. 

Açık açık İran’ın parçalanmasını ve kuzeydeki bölgenin Azerbaycan’la birleşmesini savunanlar var. Bu sözde “milliyetçi” anlayış, İran’ın birliğinin Türkiye’nin birliği olduğunu yok saydığı için aslında en Türkiye karşıtı olan fikirdir.

Diğer yandan çeşitli görüntüleri servis edenler var. O görüntülerin başka ülkelere ait olduğunu bile bile “İran’da halk katlediliyor” diye, “İran yanıyor” diye paylaşıyorlar. Bu görüntülerin ait olduğu ülkelerin ve tarihlerinin ortada olmasına rağmen, doğrusu gösterilmesine rağmen, o görüntüleri kamuoyunu İran aleyhine etkileyebilmek için ısrarla kullanıyorlar. 

Bu sözde milliyetçiler, bu yalan görüntüleri servis edenler sadece özel operasyoncular değil, içlerinde kamuoyunun yakından tanıdığı kimi “aydınlar” da var. 

Asıl ahlaken sorunlu yanı da şu: Bu sözde aydınlarımız, kendi ülkesinde ücretlilerin çoğunluğunun açlık sınırına yaklaşan asgari ücrete mahkum olmasına, dahası emeklilerin çoğunun da asgari ücretin bile altında maaş almasına sesini çıkarmaz ama komşusu İran’daki halkın ekonomik taleplerini savunarak rejimi yıkmasını ister!

Ambargoların rolü

Ambargonun özellikle son 10 yılda emperyalist ABD’nin elinde nasıl bir silah gibi kullanıldığını birçok yazımda ele aldım. ABD hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor. 

Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor. 

Kuşkusuz her halkın, nedeni ne olursa olsun, kötü ekonomi nedeniyle yönetimini protesto etmesi hakkıdır. Ama protesto hakkının dış müdahaleye zemin oluşturmasını engellemeye çalışmak da o ülkenin aydınların sorumluluğudur. Hiçbir kötü ekonomi, emperyalist müdahalenin gerekçesi olamaz. 

Türkiye’nin yararı nerede?

ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’den sonra hedefinin İran olduğu ortada. Benzer senaryoların buralarda da uygulandığını; demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerli kavramların emperyalist ABD tarafından nasıl kullanıldığını gördük.

Komşularının zayıflamasını Türkiye’nin yararına gören sakat görüş, ne yazık ki 35 yıldır tersi yaşanmasına rağmen hâlâ savunuluyor. 

ABD ve İsrail’in İran’ı hedef almasının ne Türkiye’ye ne de komşusu Azerbaycan’a bir yararı yok ama zararı çok! 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
13 Ocak 2026 

Yorum bırakın

Faturacılar

Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken, çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”

ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı: “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”

Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular! Yani çok kutupluluk başlamasa, ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!

Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.

Antidemokratik anlayış

Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir. 

Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar. Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğununa kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar. 

Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir. Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü… 

Konu petrol ve petrodolar sistemi

Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor. 

Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”

Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak, petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda. 

Fakat “Küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa, ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!

Faturayı ABD’ye değil Kaddafi’ye kestiler

Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor. 

Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip, faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!

Dün ABD’nin Libya’ya saldırısına “ama Libya’da özgürlük yok” diye gerekçe üretip, faturayı Muammer Kaddafi’ye kesiyorlardı!

Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip, faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı. 

Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip, faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar… 

Zalime değil mazluma fatura

Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?

ABD darbe yapıyor, faturayı solculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.

Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın